56-VAKİA:
1. O vâkıa meydana gelince, yani kıyamet kopunca. Vâkıa, esasen vukua gelen, vukuu muhakkak olan hadise demektir. Ahid lâmı ile da, kıyametin bir ismidir. Gelecekte muhakkak surette meydana geleceÄŸi için bu isim verilmiÅŸtir. Åžart mânâsını ifade eden zarftır. Âlimlerin çoÄŸu cevabın, korkutmak için hazfedilip, mânânın "kıyamet kopunca neler neler meydana gelecektir!" ÅŸeklinde olduÄŸunu söylemiÅŸlerse de, esasen cevap ÅŸudur:
2. Onun meydana gelmesini yalanlayacak kimse yoktur. Vuku', düÅŸmek anlamını ifade ettiÄŸi gibi, vak'a da masdar bina-i merre olarak ÅŸiddetli bir düÅŸüÅŸ demektir. Sonra yaygın bir ÅŸekilde baÅŸa çarpan büyük iÅŸ mânâsında kullanılmıştır. Bazen de özellikle harbe isim olarak verilmiÅŸtir. Kısacası, kıyamet kopmadan önce onu yalanlayan ve inkar edenler bulunursa da, vukuu gerçekleÅŸip bir kere meydana geldi mi, artık onu kimse inkar edemez ve çaresizce tasdik etmeye mecbur olurlar. BaÅŸka bir ifade ile onun baÅŸa çarpışı yalan olmaz. DeÄŸiÅŸiminin tesirinden kurtulma imkanı yoktur.
3. İndirdiÄŸini indirir bindirdiÄŸini bindirir. yani bazılarını düÅŸürür alçaltır, bazılarını kaldırır yükseltir. Çünkü devletler yıkan fitneler, ihtilâller, inkılâblar gibi büyük olaylar, azizleri zelil, zelilleri aziz ederek nicelerini aÅŸağı düÅŸürür nicelerini de yükseklere kaldırır. Burada "hafdın" takdim edilmesi, korkuya düÅŸürmek yahut bu nevi olaylarda yıkımın yapımdan önce geldiÄŸini göstermek içindir. Bu âyet , den bedel olarak bir nevi onu tasvir etmektedir. Yahut tenâzu üzere ya baÄŸlıdır. Âyetteki recc, zelzele, ÅŸiddetli hareket ve sarsıntı demektir ki, bizim dünya yerinden oynadı sözümüze benzer.
4. Yani üzerindekilerin yıkılacağı ÅŸekilde yer dehÅŸetle sarsılıp yerinden oynadığı
5. daÄŸlar da toz duman olup bir serpiliÅŸ serpildiÄŸi "DaÄŸlar yürütülür, serap haline gelir." (Nebe', 78/20) âyeti tahakkuk edip,
6. hepsi havada uçuÅŸan zerreler haline geldiÄŸi
7. siz de üç çift, yani üç sınıf olduÄŸunuz zaman. Âyetteki hitab, tâÄŸlib tarikiyle hem ÅŸu andaki hem de geçmiÅŸ ümmetlerin hepsine ve bütün insanlara olabilirse de, bazı müfessirlerin kanaatine göre yalnızca ÅŸu andaki ümmet için olması, bizce de tercih edilen bir görüÅŸtür.
8. O üç sınıf, "Fâ-i tafsıliyye" (açıklama Fâ'sı) ile ÅŸöyle beyan ediliyor: Ashab-ı meymene. Meymene, yemin yeri yani saÄŸ kol, saÄŸ taraf yahut meymenet, uÄŸur ve bereket mânâlarına gelir. SaÄŸ taraf, meclis ve mahfellerde saygı ve hürmet mevkii olduÄŸuna göre, "ashab-ı meymene" hürmet makamında bulunan yüksek ÅŸeref sahipleri demek olur.
Aynı zamanda bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki mânâsına da iÅŸaret etmek için dikkatler ÅŸöyle celbediliyor: Amma ne ashab-ı meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki uÄŸur ve bereketleri her vechile gıpta ve hayrete ÅŸayandır. Kanaatimizce bu vasıf, hitabın ÅŸu andaki ümmet için olduÄŸunu hatırlatmaktadır. Yani geçmiÅŸ ümmetlerde benzeri bulunmayan ashab-ı meymene demektir.
9. Bunlara mukabil ve ashab-ı meÅŸ'eme. MeÅŸ'eme, ÅŸum yeri, yani sol kol, yahut yümnün (uÄŸurun) zıddı olan ÅŸeâmet ve uÄŸursuzluk mânâlarına gelir. Ashab-ı meÅŸ'eme de sol tarafta, alçak yerde bulunan deÄŸersiz, yahut kendilerine ve yakınlarına uÄŸursuzluÄŸu dokunan kimseler demek olur. Burada her iki mânâya iÅŸaret için de ÅŸu vasıf tekrar edilmiÅŸtir. Amma ne ashab-ı meÅŸ'eme, ne uÄŸursuz kimseler! Biraz sonra gelecek âyetlerde ashab-ı meymene'ye ashab-ı yemin, ashab-ı meÅŸ'eme'ye de ashab-ı ÅŸimâl denilmiÅŸtir. Sebebi orada izah edilecektir
10. Bunların hepsinin önünde olmak üzere önde olanlar da öncüdürler ileri geçmiÅŸlerdir. Bunlar hakka kullukta iman ve itaatta hayır yarışlarında en öne geçenlerdir. Peygamberler, Sahib Yasin (Habib b. Musa en-Neccâr) Firavun ailesinden iman edenler, muhacir ve ensardan sâbikûn-ı evvelin (ilk geçenler) ünvanına sahib sahabiler gibi. Mübtedâ ve haberdir. Yani "sâbikun" adını alanlar, gerçekten sâbikûn vasfını kazanan ve üç sınıfın ilerisinde, kasdettikleri gayeye hepsinden önce ulaÅŸan zatlardır.
11. İşte onlar mukarreblerdir yani Allah'ın yanında yakınlığına, en yüksek mertebe ve makama erdirilmiÅŸ kimselerdir.
12 Naîm cennetleri içerisinde üstün makamlardadırlar ruhânî ve cismanî nimetlerle devamlı ve saf lezzetler içindedirler.
13. ÇoÄŸu evvelkilerden
14. birazı da sonrakilerden. Hitab ÅŸu andaki ümmete olduÄŸuna göre böyle olmasının mânâsı açıktır. Sâbikûnun (öne geçenlerin) çoÄŸunun öncekilerden olması gerekir. Nitekim ilk öne geçenler sahabilerdendir. Hitab geçen ümmetleri de içine aldığına göre ise, öncekilerden sâbikunun çok olması, bütün nebi ve resulleri içine alması sebebiyledir. Sülle cemaat, büyük bir grup demektir.
15. Bunlara verilen naîm cennetlerini tasvir ile zihinlerde hayal ettirmek için buyuruluyor ki cevherlerle iÅŸlenmiÅŸ tahtlar üzerindedirler. Sürur, seririn çoÄŸuludur. Serir, taht, sandalye ve köÅŸk demektir. Mevdûne, altın, inci, yâkut ve elmas gibi mücevher iÅŸlemeli, yani murassa, veya birbirlerine yakın dizilmiÅŸ tertipli ve düzenli demektir
16. Bunlara verilen naîm cennetlerini tasvir ile zihinlerde hayal ettirmek için buyuruluyor ki cevherlerle iÅŸlenmiÅŸ tahtlar üzerindedirler. Sürur, seririn çoÄŸuludur. Serir, taht, sandalye ve köÅŸk demektir. Mevdûne, altın, inci, yâkut ve elmas gibi mücevher iÅŸlemeli, yani murassa, veya birbirlerine yakın dizilmiÅŸ tertipli ve düzenli demektir.
17. Daima vildan ÅŸeklinde taze kalan genç hizmetçiler, garsonlar, yahut hılede denilen bir nevi küpeli uÅŸaklar
18. küpler, sapı ve emziÄŸi olmayan sürahi, desti ve küp gibi kaplar ibrikler, emziÄŸi ve sapı olan kaplar, dolgun kadeh, menbaından, kaynağından akan içki
19-24. baÅŸlarına baÅŸaÄŸrısı verilmez, baÅŸları aÄŸrıtılmaz. Yahut cemiyetleri periÅŸan edilmez, lezzetleri kesilmez nezf de yapmazlar akıllarını gidermezler. SarhoÅŸ olmazlar, yahut içtikleri tükenip bitirilmez, yok olmaz.
25 Orada: O naîm cennetlerinde hiç boÅŸ mânâsız laf veya çirkin lakırdı duymazlar. Te'sim de iÅŸitmezler. Te'sim: isme, günaha nisbet etmektir. Yani kendilerine günah iÅŸlediniz denilmez.
26. Ancak bir söz iÅŸitirler ki o da selam selamdır, yani tam bir selametle selamlanır dururlar.
27. *} Ashab-ı yemin ise ne ashab-ı yemindir! Bu "ashabu'l-yemin" cümlesi, üzerine atfedilmiÅŸtir. Yukarıda "Ashâbu'l-meymene" burada ise "Ashabu'l-yemin" ÅŸeklinde zikredilmesi, ifade çeÅŸitliliÄŸi içindir. Bunlara ashab-ı yemin denilmesi amel defteri denilen kitapların kıyamet günü "Kimin kitabı sağından verilirse." (İnÅŸikâk, 84/7) âyetince saÄŸ taraflarından verilmesi sebebiyle olduÄŸu dahi ileri sürülmüÅŸtür. Ashab-ı yemin, yeminine sadık, sözünü tutan, iÅŸine sahip mutlu kiÅŸi mânâsını ifade edebilir ki, mukâbili yeminini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sadık ve vefakârlar anlamında kullanıldığı da söylenebilir.
28. Sidr-i Mahdûd: Daha önce de geçtiÄŸi gibi Arabistan kirazı denilen meÅŸhur nabk aÄŸacının ismidir. iki mânâ ile tefsir edilmiÅŸtir. Birincisi, silinmiÅŸ, tesviye edilmiÅŸ ve düzeltilmiÅŸ demektir. Arabistan aÄŸacı dikenli olduÄŸu için burada sidr-i mahdûd denilerek cennet aÄŸacının dikensiz olduÄŸu anlatılmıştır. Hâkim ve Beyhaki Ebû Ümâme (r.a.)'nin ÅŸöyle söylediÄŸini nakletmiÅŸlerdir: "Resulullah (s.a.v)'ın sahabileri derlerdi ki: "Allah Teâlâ bizi çölde yaÅŸayan Araplar'dan ve onların meselelerinden istifade ettiriyor. Mesela, bir gün bir çöl bedevisi Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelerek, "Ya Resulullah, Allah Teâlâ Kur'ân'da sıkıntı veren bir aÄŸaç zikrediyor. Halbuki ben cennette sahibine eziyet verecek bir aÄŸacın bulunacağını zannetmezdim." dedi. Resulullah, "Nedir O?" diye sorunca bedevî, "Sidr aÄŸacı, zira onun dikeni vardır." dedi. Bunun üzerine Resulullah da buyurdu ki, "Allah Teâlâ buyurmuyor mu? Allah onun dikenlerini silmiÅŸtir de her dikeninin yerine bir meyva koymuÅŸtur ve onun meyvalarından her biri yetmiÅŸ iki renk ile açar ve bir rengi diÄŸerine benzemez." İkincisi, Abd b. Humeyd'in İbnü Abbas, Katâde, İkrime ve Dahhâk'tan yaptığı rivayete göre meyvasının çokluÄŸundan dalları bükülmüÅŸ mânâsına tefsir edilmiÅŸtir ki biz bunu, "dal bastı" tabirimize yakın görerek meâlde de "dal bastı kiraz" diye ifade etmeyi diÄŸer mânâdaki dikensizlik anlamına da uygun olacağı kanaatiyle zevkimize muvafık bulduk.
29. Ve Talh-i Mendûd, meyvası aÅŸağıdan yukarı istifli, sıvama muz demektir. Bazıları, muz olmadığını söylemiÅŸtir. Bunun dünya muzuna benzer, meyvası baldan tatlı bir aÄŸaç olduÄŸu zikredilmiÅŸtir. Daha baÅŸka türlü mânâ verenler de vardır.
30. Uzanmış bir gölge ki çekilmesi ve boÅŸluÄŸu yoktur. Fecr ile güneÅŸin doÄŸması arasındaki sabah gölgesi gibi hoÅŸ ve güzel bir gölgedir.
31. Ve çaÄŸlayan bir su, yani yüksekten dökülen akarsu. Bu suyun, kovasız, dolabsız ve istenilen yerde akan bir su olduÄŸu da söylenmiÅŸtir. Yukarıda sâbikûn (öne geçenler)un durumu, dünyada ÅŸehirlerin, medenî halkın imrenecekleri en yüksek zevk ve lezzetlere göre tasvir edilerek, yeni edebiyatçıların "sembolizm" dedikleri iÅŸaret yoluyla ifade ve temsil edilmiÅŸ olduÄŸu gibi, sağın adamlarının hâli de bedevileri imrendirecek güzel yayla manzaralarını andıran remizlerle ifade edilerek ikisi arasındaki farkın, medenilerle bedevilerin farkı gibi olduÄŸuna bir nevi iÅŸaret yapılmıştır, denebilir. Mücahid'den nakledilmiÅŸtir ki o yaylalar; gölgelikleri, meyva aÄŸacı ve sidri (Arabistan kirazı) ile müslümanların hoÅŸlarına gitmiÅŸti. Allah Teâlâ, âyetlerini indirdi. Dahhâk'tan gelen rivayette de ÅŸöyle denilmiÅŸtir: Müslümanlar o yaylalara bakıp imrendiler. "Ne olurdu bunun gibi bizim de olsaydı" dediler. Bunun üzerine söz konusu âyetler nazil oldu.
32. Ve her türlüsünden bol bol meyva ki bunlar, dünya meyvaları gibi deÄŸil, hiçbir zaman kesilmeyen, tükenmeyen ve almak isteyenlerden men edilmeyen, yasaklanmayan meyvalardır.
33. Ve her türlüsünden bol bol meyva ki bunlar, dünya meyvaları gibi deÄŸil, hiçbir zaman kesilmeyen, tükenmeyen ve almak isteyenlerden men edilmeyen, yasaklanmayan meyvalardır.
34. Ve yüksek döÅŸekler. Ebû Ubeyde demiÅŸtir ki: "Burada firaÅŸtan maksat, kadınlardır. Yükseklik de manevi yüksekliktir yani deÄŸer üstünlüÄŸüdür. Zira ÅŸöyle buyurulmuÅŸtur:
35. Åžüphesiz biz onları (hûrileri) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. İbnü Cerir, Tirmizi ve daha baÅŸkalarının Enes (r.a.)'den rivayetlerinde, Resulullah (s.a.v) buyurmuÅŸtur ki: "Bu yeniden yaratılan kadınlar, dünyada kocamış ve buruÅŸmuÅŸ kadınlardır." Taberânî, İbnü Ebî Hâtim ve daha bazı âlimlerin rivayetlerine göre Selemetü'bnü Mirsed-i Cu'fi (r.a.) demiÅŸtir ki: "Resulullah'ı âyeti ile ilgili olarak iÅŸittim, ÅŸöyle diyordu: "Bunlar, ister dul, ister bekâr olsun dünyadaki kızlar ve kadınlardır." Tirmizî'nin "Åžemâil"de rivayet ettiÄŸi üzere Resulullah (s.a.v)'a bir kocakarı geldi ve ona: "Ya Resulullah Allah'a dua et beni cennete koysun." dedi. Resulullah: "Ey falancanın annesi, cennete asla kocakarı girmez." buyurdu. Bunun üzerine kadın aÄŸlayarak döndü. Resulullah buyurdu ki: "Ona haber verin kocakarı olarak girmez, çünkü Allah Teâlâ buyurmuÅŸtur ki: "Åžüphesiz biz onları yeni bir yaratılışla yaratmışızdır."
36. *} Yaratıp da onları hep bekâr kızlar kılmışızdır.
37. Öyle ki hep güzel kadınlar olarak. Urub, arubun çoÄŸuludur. Bu kelimenin üç farklı tefsiri vardır.
1) Kocalarını çok seven kadınlar.
2) Cilveli, nazlı edâlı kadınlar.
3) Güzel söz söyleyen kadınlar. Åžüphesiz cilve ve anlatım güzelliÄŸi de, seviÅŸmenin en latif sebeblerinden ve edâlı kadının ÅŸiarındandır. Hep aynı yaşıt, yani yaÅŸları da eÅŸit, hep birbirine denktir. Tirmizî'nin Muaz (r.a.)'dan rivayet ettiÄŸi bir hadiste ÅŸöyle denilmiÅŸtir: "Cennet ehli cennete tüysüz, bıyıkları henüz terlemeye baÅŸlamış, gözleri sürmeli, otuz, otuz üç yaÅŸlarında girerler."
38. Sağın adamları için (yaratılmışlardır)
Meâl-i Åžerifi
39. Bir çoÄŸu öncekilerdendir.
40. Bir çoÄŸu da sonrakilerdendir.
41. Solun adamları, nedir o solcular!
42. İçlerine iÅŸleyen bir ateÅŸ ve kaynar ÅŸu içinde,
43. Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.
44. Ki ne serindir, ne de faydalı.
45. Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.
46. Büyük günahı iÅŸlemekte ısrar ediyorlardı.
47. Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceÄŸiz?"
48. "Önceki atalarımızda mı?"
49. De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"
50. "Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
51. Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!
52. Elbette bir aÄŸaçtan, zakkum aÄŸacından yiyeceksiniz.
53. Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.
54. Üstüne de kaynar su içeceksiniz.
55. Susuzluk illetine tutulmuÅŸ develerin içiÅŸi gibi içeceksiniz.
56. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.
57. Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?
39-40. BirçoÄŸu öncekilerden ve birçoÄŸu da sonrakilerdendir.
Yani sağın adamları öncekiler gibi deÄŸil daha çoktur. Öncekilerden de, sonrakilerden de çokturlar. Öncekiler ve sonrakiler ya bütün ümmetlerin öncekileri ve sonrakileri, ya da bu ümmetin öncekileri ve sonrakileridir. Ahmed b. Hanbel, İbnü Münzir, İbnü Ebî Hâtim ve İbnü Merdûye'nin Ebû Hureyre'den yaptıkları rivâyete göre âyeti inince sahabilerin gücüne gitmiÅŸti. İşte bunun üzerine âyeti nazil oldu. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Ben her halde ümid ederim ki siz cennet ehlinin üçte biri, belki de yarısı olursunuz. Kalan ikinci yarısını da onlarla paylaşırsınız." Demek ki sahabiler, cennet ehli içerisinde Muhammed ümmeti az olacak diye merak etmiÅŸlerdi. Böylece o endiÅŸe bertaraf edilmiÅŸ oldu. Buna göre Muhammed ümmetinin ilklerinden sâbikûn (önde gidenler), sonrakilerden çok olduÄŸu gibi geçmiÅŸ ümmetlerin önde gidenleri de Hz. Muhammed'in ümmetinden sayı itibariyle fazladır. Çünkü geçmiÅŸ ümmetlere çok sayıda peygamber gelmiÅŸtir. Bununla beraber Hz. Muhammed'in ümmeti içerisindeki öncülere uyanlar, geçmiÅŸ ümmetlerin öncülerine uyanlardan daha çok olacaktır. Çünkü onlar cennet ehlinin yarısından çoÄŸunu teÅŸkil edeceklerdir. Bu, ihtimal ki insan nüfusunun artması meselesi ile de alakalıdır. Dikkat edilmesi gereken bir husus da ÅŸudur ki, sâbikunda "Yaptıklarına karşılık olarak." (Vâkıa, 56/24) buyurulduÄŸu halde Ashab-ı yemin'de bu zikredilmemiÅŸtir. Bundan Ashab-ı yemin'in mutluluÄŸunun sâbikuna uymaları sebebiyle sırf fazilet olduÄŸu ÅŸeklinde bir mânâ çıkarılabilir. Nitekim "zıll-i memdûd" (uzanmış gölge) ifadesinde de aynı durum söz konusudur. Bu mânâ, Tûr Sûresi'nde geçen "İman eden ve zürriyetleri de iman ile kendilerine tabi olanlar (var ya!) iÅŸte biz onların nesillerini de kendilerine kattık..." (Tûr, 52/21) âyetinin mânâsına benzemektedir. Buna bakarak denilebilir ki, öncüler, hayırda öncüler olan peygamberler ve müctehid imamlardır. Ashab-ı yemin de onlara sadakatle uyanlardır.
41. Üç sınıftan üçüncüsü olan ve Ashab-ı yemin'in zıddı olarak sâbikunun solunda yer alıp, kitapları sol taraflarından verilecek solun adamlarına, (Ashab-ı Åžimâl'e) gelince buyuruluyor ki Ashab-ı Åžimâl ise ne Ashab-ı Åžimâl! Ne uÄŸursuz, ne bedbaht insanlardır!
42. Bir ateÅŸ, içlerine iÅŸleyen bir hararet içinde ve bir kızgın su, cehennem suyu içinde
43. ve zifirden bir gölge kömür veya kurum gibi kararıp duran sisli, boÄŸucu bir gölge içindedirler. Yahmûm, kömür gibi simsiyah olan ÅŸey, zifir ve kara duman mânâlarına gelir. Buna zulmet denilmeyip de gölge isminin verilmesi alay içindir. İbnü Abbas'tan gelen bir rivayette de, cehennem halkını her taraflarından kaplayıp, kuÅŸatan perdenin ismi olduÄŸu zikredilmiÅŸtir.
44. Serin de deÄŸil kerim de deÄŸil, yani hiç bir hayır ve menfaati ve hiçbir güzelliÄŸi olmayan bir gölgedir.
45. Bunların içine düÅŸmelerinin sebebi ise çünkü onlar bundan önce, yani bu azabın vuku bulmasından evvel mühlet verilmiÅŸ, şımartılmış keyiflerine düÅŸkün ve hiçbir ÅŸeye aldırış etmeyen kimseler idiler.
46. O büyük günahta ısrar ediyorlardı. Hıns, esasen günah mânâsınadır. Yemini bozmaya da hıns denir. Müfessirlerin çoÄŸu, burada hıns-i azim'i büyük günah diye tefsir etmiÅŸlerdir. Çünkü "DoÄŸrusu ÅŸirk, büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyurulduÄŸu üzere ÅŸirk, büyük bir zulüm ve en büyük günahtır. Bazıları da "hıns"ın yemin-i gamus, yani yalan yere yemin etmek olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Takiyyuddin Sübki'ye göre de, "Onlar, olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler ve dediler ki: Allah ölen bir kimseyi tekrar diriltmez." (Nahl, 16/38) âyetinde buyurulduÄŸu gibi, onların büyük günahta ısrar etmeleri, kuvvetlice yemin ederek dirilmeyi inkar etmeleri demektir. Bu anlam "hıns"ın meÅŸhur mânâsına uygun olursa da
47-49. "ve diyorlardı ki..." âyeti, bu mânâyı ifade etmiÅŸ olacağı için önceki mânâ daha tercihe ÅŸayandır. Ancak ÅŸirki, "hıns-ı azîm" (büyük günah) tabiriyle ifade etmenin bir nüktesini de göz ardı etmemek lazımdır. Bu nükte ise, "EÄŸer antlaÅŸmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın..." (Tevbe, 9/12) âyetinde ifade edildiÄŸi gibi bunların yemin tanımaz, yeminlerinde durmaz yalancılar olduklarına iÅŸaret olsa gerektir. Nitekim bunlara "Ey yalancı sapıklar!" (Vâkıa, 56/51) diye hitap edilmesi de bu hususu kuvvetlendirmektir. İşte böylece bu mânânın yardımı ile de Ashab-ı Åžimâlin, Ashab-ı yeminin tam zıddı bir anlam taşıdığı da anlaşılmış olmaktadır.
50. "Bilinen bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır." O bilinen gün, kıyamet günüdür. Mikât, bir ÅŸeyin vaktini tayin eden ölçüdür. Kıyamet de dünyanın vaktini tahdid ettiÄŸi için mikât denilmiÅŸtir. Buradaki izâfet, izâfet-i beyaniyyedir. Mânâsı, mikât olan gün demektir.
51. "Bilinen bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır." O bilinen gün, kıyamet günüdür. Mikât, bir ÅŸeyin vaktini tayin eden ölçüdür. Kıyamet de dünyanın vaktini tahdid ettiÄŸi için mikât denilmiÅŸtir. Buradaki izâfet, izâfet-i beyaniyyedir. Mânâsı, mikât olan gün demektir.
52-54. "Bir aÄŸaçtan, zakkumdan..." (Zakkum aÄŸacı ile ilgili bilgi için Saffât Sûresi'ne bkz.)
55. Hîm, ehyem'in veya heymâ'nın çoÄŸuludur. Hüyam hastalığına tutulmuÅŸ deve demektir. Hüyam, deveye ârız olan bir susuzluk illetidir ki bu hastalığa yakalanan deve suya bir türlü kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer içer ama asla kanmazlar.
56. Bu, onlara o din (ceza) günü sunulacak ziyafettir. Nüzul, konuk, misafir gelince kahve veya kahvaltı gibi ilk sunulan yiyecek ve içeceklerdir. Konuklara ilk defa böyle ÅŸeyler takdim edilince, artık daha sonraki azabın nasıl ÅŸiddetli olacağı düÅŸünülmelidir.
57. Bu beyandan sonra inkârcıları susturmak ve azarlamak için deÄŸiÅŸik bir hitab tarzı ile buyuruluyor ki biz sizi yarattık, hâlâ tasdik etmeyecek misiniz? Bunu daha açık ifade etmek için de ÅŸöyle buyuruluyor:
Meâl-i Åžerifi
58. Attığınız meniyi gördünüz mü?
59. Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
60. Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.
61. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediÄŸiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).
62. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. DüÅŸünüp ibret almanız gerekmez mi?
63. EktiÄŸinizi gördünüz mü?
64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.
66. "DoÄŸrusu borç altına girdik."
67. "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).
68. İçtiÄŸiniz suya baktınız mı?
69. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde ÅŸükretseniz ya!
71. O çaktığınız ateÅŸi gördünüz mü?
72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
73. Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.
74. Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
58. Akıttığınız yani rahimlere döktüÄŸünüz meniyi (gördünüz mü?)
59. Onu siz mi yaratıyorsunuz? Siz mi takdir ederek, ÅŸekillendirip insan biçimine koyuyorsunuz? Yoksa yaratıcı biz miyiz, hiç yokken biçim verip yaratan?
60. Aranızda ölümü biz takdir ettik. Sonsuz hikmetleri ihtivâ eden irademizin gerektirdiÄŸine göre, her birinize bir vakit tayin ve taksim ettik. Ve biz önüne geçilenlerden deÄŸiliz yani kimse bize üstün gelemez. İrademizi alıkoyamaz. Her dilediÄŸimizi istediÄŸimiz ÅŸekilde yaparız. Buna kadiriz.
61. "Kılıklarınızı deÄŸiÅŸtirmek üzereyiz." Müfessirler bu âyete, gerek nın baÄŸlı olduÄŸu fiil, gerek "emsâl"in anlamı itibarıyla birkaç türlü mânâ vermiÅŸlerdir. Söz konusu âyet, âyetinin mânâsındaki kudrete veya mahzufa ya da bir üsteki âyette yer alan fiiline baÄŸlanmış olabilir. de mimin kesriyle mislin çoÄŸulu olabileceÄŸi gibi fetha ile de meselin çoÄŸulu olabilir. Mimin kesresi ile olan mislin çoÄŸulu ve fiiline baÄŸlı olduÄŸu durumda mânâsı; "Aranızda ölümü takdir ettik ki neslinizi kesmeyip benzerlerinizi getirelim." ÅŸeklinde olur. âyetinin ifade ettiÄŸi ye baÄŸlı olduÄŸu durumda ise; "Aranızda ölümü takdir ettiÄŸimiz gibi sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmek suretiyle deÄŸiÅŸtirmeye de kadiriz." anlamı verilebilir. İkinci takdire göre yapılan tefsir, "Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir mahluk getirir." (Fâtır, 35/16) âyetinin mânâsına uygun olur. Lakin burada iki üstün ile meselin çoÄŸulu olması tercihe ÅŸayandır. Mesel, sıfat ve ÅŸekil mânâlarıyla maddi ve manevî benzeyiÅŸi ifade eden huy, kılık ve kıyafet demek olduÄŸundan bu durumda da mânâ ÅŸöyledir: "Gerek fikir ve ahlâk yönünden gerek ÅŸekil ve suret yönünden bulunduÄŸunuz ve bildiÄŸiniz kılıklarınızı deÄŸiÅŸtirmeÄŸe ve sizi bilemeyeceÄŸiniz bir yaratılışta varetmeÄŸe kadiriz. Bunun önüne hiç kimse geçemez Bu mânâ, hem dünyevî deÄŸiÅŸmeyi hem uhrevi yaratma olan dirilmeyi ifade eder. Ayrıca hem tehdit hem müjdeyi içerir. Hasan-ı Basri de tehdid cihetini düÅŸünerek, "Sizi maymunlara, domuzlara çevirir." tarzında bir mânâya geldiÄŸini söyler ki, bu da Nisâ Sûresi'nde geçen "Ey ehl-i kitab! Biz bir takım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lanetlemeden önce, size gelenleri doÄŸrulamak üzere indirdiÄŸimiz kitaba iman edin.." (Nisâ, 4/47) âyetinin mânâsına benzemektedir. Sözün başı ve sonu yaratmak, ceza ve yeniden dirilmekle alakadar olduÄŸundan tebdil (deÄŸiÅŸtirme) sözü dünyevi deÄŸiÅŸime, inÅŸa (yaratma) sözü de, ondan sonra gerçekleÅŸecek olan öldükten sonra dirilmeye iÅŸaret sayılabilir.
62. Herhalde ilk yaratmayı öÄŸrendiniz. Yani insanın bu dünya hayatında topraktan, sonra nutfe, alaka, mudÄŸa gibi tavırdan tavıra tekamül ettirilerek nasıl gerçekleÅŸtiÄŸini gerek müÅŸahede ve tecrübeden ve gerek Kur'ân'ın açıklamalarından öÄŸrenmiÅŸ bulunuyorsunuz. O halde düÅŸünseniz ya! Yani düÅŸünseniz de bildiÄŸiniz bu tarzı deÄŸiÅŸtirip ve tekamül ettirerek sizi peyderpey yaratıp bulunduÄŸunuz duruma getiren ve aranızda ölümü takdir etmiÅŸ bulunan yaratıcınız Allah Teâlâ'nın sizi deÄŸiÅŸtirip, ÅŸimdi teferruatını bilemeyeceÄŸiniz yeniden diriltmeye kâdir olduÄŸunu anlasanız ya!
63. İnsan hayatı için gerekli olan hususlardan biri de rızıktır. Rızıkta esas maddî veya manevî planda ekipbiçme olduÄŸu için yaratma konusu hatırlatıldıktan sonra rızka da yer verilmiÅŸ ve bu hususa ekin ile baÅŸlanarak buyurulmuÅŸtur ki Åžimdi ektiÄŸiniz tohumu gördünüz mü?
64. *} Onu siz mi bitiriyorsunuz? Siz mi tutturup, büyütüp gayesine ulaÅŸan ziraat haline getiriyorsunuz? Yoksa biz mi bitiriyoruz? Kurtubî der ki: "Ekini eken kimsenin den sonra bu âyeti okuyup ÅŸöyle demesi müstehâb olur: "Ekini bitiren, yetiÅŸtiren Allah Teâlâdır." "Allah'ım Muhammed'e rahmet eyle ve bizi bu ekinin ürünü ile rızıklandır ve zararından uzak tut. Hem de bizi nimetlerine ÅŸükredenlerden kıl." Bu duanın, ekinleri musibetlerden koruyup bereketlendirdiÄŸi ifade edilerek bunun tecrübe ile sabit olduÄŸu nakledilmiÅŸtir.
65. Hutam, kuru ÅŸeylerin kırıntısına denir. Çörçöp, ot çöpü, saman çöpü ve kabuk kırıntıları gibi. Tefekküh eder dururdunuz. Tefekküh, esasen türlü yemiÅŸ yemek demek olup, mecazen taaccüb etmek ve piÅŸman olmak mânâlarına da gelir. Burada ifade ettiÄŸi anlam, "ÅŸaÅŸkınlıkla ÅŸu lakırdıları, yemiÅŸ yer gibi tekrar tekrar söyler, çiÄŸner ve aÄŸzınızda geveler dururdunuz." ÅŸeklindedir. Yani ÅŸöyle der dururdunuz.
66. Biz herhalde çok zarardayız. EktiÄŸimiz tohumlar zayi oldu. Yaptığımız masraflar boÅŸa gitti, yahut borçlandık. Veya garamın, helâk mânâsına olduÄŸu göz önünde tutulursa, inanın helak olduk, mahvolduk anlamı da verilebilir.
67. Daha doÄŸrusu biz mahrumuz. Yani ektiÄŸimiz mahvolduÄŸu gibi yiyeceÄŸimiz rızıklardan da mahrumuz. Yahut bundan böyle hiç kazanç ihtimali kalmamış, her ÅŸeyden mahrum ve sefalete mahkumuz. Bu sözlerin bir cümlesi birisi, diÄŸeri baÅŸka biri tarafından söylenmek suretiyle karşılıklı konuÅŸma tarzında tekrar tekrar ifade edilir. Böylece ümitsizliÄŸe kapılarak teÅŸekkür edecek hiçbir nimet kalmamış gibi mırıldanılır durulur. DüÅŸünülmez ki bunu söylerken içilecek bir su olsun bulunur ve Allah'ın bundan daha büyük felaketleri olabilir.
68. Onun için bunun arkasından buyuruluyor ki "Gördünüz mü o içtiÄŸiniz suyu?"
69. buluttan Müzn, esasen bulut yahut ak bulut demektir ki ondan yaÄŸmur nadiren yaÄŸar. Ayrıca bu buluttan inen yaÄŸmur suyunun daha tatlı olduÄŸu da ifade edilmiÅŸtir.
70. *} Dilersek onu bir ucâc, yani tuzlu ve acı bir su yapardık ki, içilme ihtimali olmazdı. Ekilen tohumların bazen çürüdüÄŸünün gerçekte bilindiÄŸi, yaÄŸmurun acı olarak yaÄŸmasının mümkün olduÄŸu yahut yiyeceklerin içeceklerden daha mühim olduÄŸu tarzındaki sebeblerden dolayı öncekinde Lâm ile , bunda ise lâmsız olarak buyurulmuÅŸtur. Gerek evvelkinde, gerek bunda "dileseydik" ile baÅŸlayan iki ÅŸart cümlesi, Allah Teâlâ'nın ekini ve suyu, onlardan faydalanmayı ortadan kaldıran âfât ve diÄŸer hallerden koruması da nebatı bitirme ve gökten su indirme nimetlerinden ayrıca ÅŸükredilmesi gereken iki ayrı nimettir. İşte bu iki cümle söz konusu meseleyi beyan etmek için zikredilmiÅŸ birer baÅŸlangıç cümlesidir. O halde ÅŸükretseniz ya! Yani bütün bu nimetlerden her birine ÅŸükretseniz de biri eksik oluverince hemen mahrumuz diye ümitsizlikle veya biz ekip biçiyoruz diye gururlanıp da nankörlük etmeseniz ya!
71. Sonra o çaktığınız ateÅŸi gördünüz mü? Yani birbirine sürtüp çakmak suretiyle çıkardığınız ateÅŸi ki sürtme ve temas ile çıkan bir elektrik ateÅŸi demektir. Yâsin Sûresi'nde geçen "YeÅŸil aÄŸaçtan sizin için ateÅŸ çıkaran O'dur..." (Yâsin, 36/80) âyeti de bu konuyla ilgilidir.
72. Onun aÄŸacını siz mi inÅŸa ettiniz? Ki bu sözü edilen aÄŸaç, merh ve afar diye bilinen aÄŸaçtır. Bununla beraber her aÄŸaçta ve elektrik elde edilen her ÅŸeyde ve çakmak taşında dahi bu anlam vardır. Nitekim denilmiÅŸtir ki, "Her aÄŸaçta ateÅŸ vardır. Fakat merh ve afar bu konuda çok meÅŸhur olmuÅŸtur." Yoksa inÅŸa eden biz miyiz? Yani o aÄŸacı diÄŸerlerinden fazla bir özellikle var edip yaratan biz miyiz? Åžüphe yok ki Allah Teâlâ cisimleri o elektrikiyyet özelliÄŸi ile yaratıp inÅŸa etmemiÅŸ olsaydı, hiç bir ÅŸekilde elektrik üretimi kâbil olmaz, ne bedevinin çakmağı çakar ne de bugünkü medenilerin elektrik fenerleri yanardı.
73. Biz onu hem bir ibret kıldık, yani yaÅŸama sebebleri kendisine baÄŸlanıp hayat mücadelesine örnek ve cehennem azabının ateÅŸinin andırıp düÅŸündürecek bir ibret kıldık. Hem de bir metâ bir faydalanma ve kazanç vasıtası, alanda bulunanlar için, yani sahraya konup göçenler için. Ondan en fazla konup göçenler istifade ederler. Çünkü çakmak çakarak ateÅŸ yakma ihtiyacı medenîlerden ziyade bedevilerde olur. Ve o aÄŸacı en çok onlar getirip satarlar. Âyete ÅŸöyle bir mânâ da verilebilir. "İhtiyacı çok olan fakirler için." Zira baÅŸka bir kâr ve iÅŸ bulamayan fakirler hiç olmazsa odun toplayıp geçimlerini temin ederler.
74. O halde Rabbini azîm ismiyle tesbih et. Yani bu nimetleri ihsan edip duran Rabbin çok büyüktür, ÅŸirk ve noksanlıklardan münezzehtir (berîdir). Onun için Allah'ı "Yüce Rabbimi tesbih ederim" diye tenzih ederek tesbih et, yahut namaz kıl.
Meâl-i Åžerifi
75. Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.
76. Bilirseniz bu büyük bir yemindir.
77. O, elbette ÅŸerefli bir Kur'ân'dır.
78. Korunmuş bir kitaptadır.
79. Ona temizlenenlerden baÅŸkası el süremez.
80. (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiÅŸtir.
81. Åžimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
82. Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
83. Can boğaza dayandığı zaman
84. Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.
85. Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.
86. Eğer cezalandırılmayacak iseniz,
87. Onu geri çevirsenize; ÅŸayet iddianızda doÄŸru iseniz.
88. Fakat ölen kiÅŸiye gelince, eÄŸer o rahmete yaklaÅŸtırılanlardan ise,
89. Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
90. Eğer O, sağın adamlarından ise,
91. "(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"
92. Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;
93. İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
94. Ve cehenneme atılma vardır.
95. Kesin gerçek budur iÅŸte.
96. Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.
75. "Yemin ederim..." Âyette bulunan kelâmın sonu ile başı arasındaki tertibi ifade etmektedir. Razî bu tertib ÅŸeklini ÅŸöyle anlatmaktadır: "Allah Teâlâ hidayet ve Hak din ile Resulünü gönderdiÄŸinde ona gereken herÅŸeyi vermiÅŸ ve lazım olmayan ÅŸeylerden de onu temizlemiÅŸtir. Binâenaleyh ona hikmeti, yani kesin delillerle onların kullanım ÅŸekillerini ve Mevize-i hasene'yi, yani kalpleri inceltip, fikirleri aydınlatacak faydalı nutukları ve en güzel yollarla mücadele usûllerini bahÅŸetmiÅŸ ve herkesi herhangi bir ÅŸekilde tartışmasında aciz bırakmıştı. Ancak bununla beraber kâfirler iman etmemiÅŸlerdi. Bütün bunlar kendisine okunup da iman etmeyen kimsenin ise sonuçta söyleyeceÄŸi ÅŸey ÅŸudur: "Bu beyan, onu iddia edenin haklı olmasından deÄŸil, zihnî gücünden ve delilleri sıralamadaki kudretinden; sözünün ortaya çıkması ile deÄŸil, mücadelesinin kuvvetiyle galip geleceÄŸini bilmesindendir. Nitekim bir çokları tartışmalarda aciz kalınca derler ki: "Benim haklı olduÄŸumu biliyorsun, ama beni zayıf görüyor, insaf etmiyorsun." İşte durum bu noktaya gelince de karşısındakine söylenecek sözde, yemin ile güven vermekten baÅŸka çare kalmaz. Onun içindir ki Allah Teâlâ indirdiÄŸi âyet ve delillerini bir de çeÅŸitli yeminlerle kuvvetlendirmiÅŸtir. Bundan dolayı ilk inen sûrelerde özellikle (Kur'ân'ın) son yedide birinde yemin çoktur. Kur'ân'daki bu yemin ÅŸekillerinden biri de, dür. Bu ifadede kasem (yemin) fiili açıkça zikredilmekle beraber ayrıca harfi ile de mânâ olumsuz hale sokulmuÅŸtur. Söz konusu hakkında müfessirlerin üç ayrı izah tarzı vardır. Birçokları, sözün ahengini süslendirmek için ziyade kılınan ve olumsuzluk mânâsı kasdedilmeyen Lâ-i zâide (zâid lâm) olduÄŸunu ileri sürmüÅŸlerdir. Bazıları da bunun te'kid lâmı olup aslının ÅŸeklinde bulunduÄŸunu ve vakıf (duruÅŸ) halinde olduÄŸu gibi fethasının uzatılmış olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Âlimlerden bir kısmı da "Lâ, vallahi" denildiÄŸi gibi aslı üzere olumsuzluk edâtı olduÄŸunu iddia etmiÅŸlerdir ki, bizim de tercihimiz budur. Buna göre nün mânâsı ÅŸöyledir: "Yok, hayır, iÅŸ öyle zannettikleri gibi deÄŸil, yemin ederim, yahut artık baÅŸka söze gerek yok, yemin ederim. O yıldızların mevkilerine ki: Nücûm, yıldızlar mânâsına geldiÄŸine göre onların mevkileri battıkları veya doÄŸdukları yerler, yani batı ve doÄŸuları, yahut gökteki bulundukları yerleri, burç ve menzilleri, yahut akan yıldızların düÅŸtükleri mevkiler, veya kıyamet günü döküldükleri zaman düÅŸecekleri yerler olmak üzere dört beÅŸ deÄŸiÅŸik yorumun her birine yahut da hepsine ihtimali vardır. Ancak bu âyette nücûmu, Kur'ân'ın yıldızları yani her indirilmede gelen âyetler, indirilen kısımlar ÅŸeklinde yorumlamak mânâya daha uygun düÅŸmektedir. Bu anlam tevriye suretiyle de olsa her halde kasdedilmiÅŸ olacağından, nücûmu yıldızlar diye terceme etmemek gerekir. Bu mânâya göre o yıldızların yerleri ise, Melekler, Peygamberler ve hâfızların kalbleri, yahut Kur'ân âyetlerinin yazıldığı sahifeler veya mânâları, yahut onların iniÅŸine sebep olan olaylar ve hükümlerdir. Åžu halde yıldızların yerleri diye nitelendirilen hususların hepsini içine alan en uygun mânâ budur.
76. "Åžüphesiz o bir yemindir." Bu cümle, bir mu'tarıza cümlesidir. "EÄŸer bilseydiniz." Bu da, mu'tarıza içinde mu'tarızadır.
77. "Åžüphesiz o bir Kur'ân'dır." Yeminin cevabıdır. Çok faydalı ve feyizli mânâsınadır. Çünkü dünya ve ahirete dair birçok önemli ilmin esaslarını ihtivâ etmektedir. DiÄŸer bir mânâ ile gayet güzel, hoÅŸ, yüceltmeye ve hürmete layık demektir. Ayrıca bu kelimeye, Allah katında deÄŸerli mânâsı da verilmiÅŸtir.
78. KorunmuÅŸ bir kitapda Meknûn, saklı, yani temiz tutulmak, kirletilmemek ve zayi edilmemek için saklanıp, kablar içinde muhafaza edilmiÅŸ demektir. İşte mushaflar öyle korunmalıdır.
79. Öyle ki temiz olanlardan baÅŸkası ona el süremez. Buradaki nefiy (olumsuzluk), nehiy (men etmek) mânâsınadır. Yani temiz olmayan kirli eller Ona dokunmasın, ancak maddî ve manevî pisliklerden, kötülükten ve necasetten temizlenmiÅŸ imanlı ve abdestli kimseler ona dokunsun. Bu âyet sebebiyledir ki, fıkıhta cünüp iken Kur'ân okunamayacağı ve abdesti olmayanın mushafa el süremeyeceÄŸi beyan edilmiÅŸtir.
80. Çünkü O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiÅŸ bir kitaptır.
81. Åžimdi siz bu söze mi yaÄŸ süreceksiniz? Yani hürmetsizlik edip inkâr içinde ve temizlenmeden onu kirletmeye mi kalkışacaksınız?
82. Ve rızkınızı sırf yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız? Yani o kitaptan nasibinizi, onu yalanlamak ve bu suretle o nimete karşı nankörlük etmekten ibaret mi kılacaksınız? Çünkü ondan istifade edecek yerde ona hürmetsizlik etmek ve kirletmeye çalışmak, ondan elde edilecek nasibi küfr ve nankörlükten ibaret kılmaktır.
83. Bunun üzerine de yalanlama ve inkarda ısrar etmenin âkıbetine iÅŸaret edilerek buyuruluyor ki: O halde haydisenize can boÄŸaza dayandığı vakit. Âyetteki kelâmdaki yalanlamayı sıralamak içindir. da onların acizliklerini göstermek üzere tahdid ifade etmektedir. Bu nın cevabı, ikinci dan sonra gelecek olan cümlesidir. fiilinin altındaki zamirinin nefse, yani ruha ait olduÄŸu, sözün cereyan tarzından anlaşılmaktadır. Hulkûm, boÄŸaz demektir. Dilimizde de "Can hulkuma geldiÄŸi vakit" denilir ki bu, ruhun çıkmak üzere bulunduÄŸu can çekiÅŸme vakti demektir.
84. "Ve siz." Vâv, itirâziyyedir. Yani onun etrafında hazır bulunan ilgililer, sizler o zaman, içinizden birinin canı hulkuma geldiÄŸi o demde bakar durursunuz. Onun ölüm sarhoÅŸluÄŸunu görür, kurtaracak hiçbir ÅŸey yapamaz, acz içinde kara kara bakarsınız
85. biz ise ona, o can çekiÅŸen arkadaşınıza sizden daha yakınızdır. Gerek ilim, gerek kudret, gerek tasarruf cihetiyle olsun her hususta yakınız. Siz onun hallerinden yalnız açıkta gördüÄŸünüz izleri tanıyabilirsiniz. Onun mahiyetine, niteliÄŸine ve gizli özelliklerine vâkıf olamaz ve onlardan hiçbirini def edemezsiniz. Biz ise hepsini bilir ve dilediÄŸimizi yaparız. Ve lâkin siz görmezsiniz, yani o yakınlığı idrak etmezsiniz.
86. O vakit haydi, bu diÄŸerini kuvvetlendirmektedir. EÄŸer siz hak dinin hükmüne uymayacak ve yalanlamanızın cezasını çekmeyecekseniz,
87. o hulkuma gelen canı geri çevirseniz ya! Bu cümle, ların cevabı olmakla beraber ÅŸartiyyesinin cezası da olabilir. Yani onu geri çevirseniz ya bakalım. EÄŸer sadık iseniz, yani Allah'ın dinine tâbi olmamak, birliÄŸi ile Rablığını tanımamak davasında doÄŸru iseniz!... Fakat ihtimal var mıdır? Siz Allah Teâlâ'nın hüküm ve kudreti altında öyle âciz, öyle mahkûm durumdasınız ki sizin için bu mümkün müdür?
88. Åžimdi sonuç olarak o vefat eden zâtın ölümden sonraki halini beyan etmek için de buyuruluyor ki o canı geri dönmeyip ölen kimse, o Allah'a yakın olanlardan ise, sûrenin baÅŸ tarafında zikredilen üç sınıftan en ileride bulunan sâbikûndan (öncülerden) ise ki bu, en yüksek vasıfları olan "mukarrebûn" ile ifade edilmiÅŸtir.
89. Artık ona bir ravh. Ravh, rahat, rahmet, ferah ve devamlı hayat mânâlarına gelir ve güzel bir rızık ve bir naim cenneti, hiç kederi olmayan bir nimet ve saadet cenneti vardır.
90. Amma Ashab-ı yemin'e gelince aynen yukarıdaki isimle zikredilmişlerdir.
91. Artık sana sağın adamlarından selam. Burada ashab-ı yeminin birbirlerini selamlamaları hususu, Allah tarafından haber verilmektedir.
92. amma o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı ÅŸimâl'dir (solun adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiÅŸ, kötülenmiÅŸlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
93. *} amma o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı ÅŸimâl'dir (solun adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiÅŸ, kötülenmiÅŸlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
94. *} amma o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı ÅŸimâl'dir (solun adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiÅŸ, kötülenmiÅŸlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
95. Hakikaten iÅŸte bu, bu Kur'ân, özellikle sûrede zikredilen haber ve nihâyet üç sınıftan her birine ait sevab ve karşılık hiç ÅŸüphesiz o, hakku'l-yakîndir, (kesin bir gerçektir). Yalnız ilmü'l-yakîn (kesin bilgi) ve aynü'l-yakîn (görerek bilmek) deÄŸil, hakku'l-yakindir. Onlar bunun içinde gerçeÄŸi tahakkuk edici olarak kalacaklardır. Âyette geçen hak ve yakîn kelimelerinin her ikisi de aynı mânâyı ifade ettikleri halde hakkın, yakîne izafeti hakkında çok söz söylenmiÅŸtir. Bunlar içinde en uygunu İbnü Atiyye ve Râzî'nin beyanlarıdır ki o da ÅŸudur: "Hakku'l, yakîn, hakku'l-hak (en büyük gerçek) ve en üstün sevab demek gibi bir çeÅŸit te'kid mânâsını içermektedir ki, yakînin son derecesi, yahut daha üstünde bir gerçek bulunmayan en yüksek mertebesi demek olur." Yukarılarda geçtiÄŸi ve Seyyid Åžerîf'in "Ta'rifât"ında da izah edildiÄŸi üzere "Yakîn"in üç mertebesi vardır. Bunlar, ilmü'l-yakîn, aynûl-yakîn, ve hakku'l-yakîndir. Hakku'l-yakîn ilim ve müÅŸahededen geçerek fiilî olarak tahakkuk edip yaÅŸanan hakikat demektir. Ayrıca denilmiÅŸtir ki hakku'l-yakîn, kulun hakta yok olması ve onunla yalnız ilmen deÄŸil, hem ilim olarak, hem müÅŸahede ile, hem hâl olarak bâki olmasıdır. Mesela, her akıllı insanın ölümü bilmesi ilmül-yakîn, melekleri görmesi aynü'l-yakîn, ölümü tatması da hakkü'l-yakîndir.
96. O halde Rabbini azîm ismiyle tesbih et. Bu sûrenin de tekrar eden âyeti budur. Allah Teâlâ, hakkı beyan ettikten sonra kâfirlerin kabule yanaÅŸmamaları üzerine Resulüne buyuruyor ki, kâfirler kabul etmeseler de sen onları bırak. Onlar ister tasdik etsinler, ister yalanlasınlar, sen Rabbini tesbih et, hem de "Azîm" (yüce) ismiyle tesbih et. Böylece söz konusu bu âyetin üst tarafıyla, yani önceki âyetlerle mânâ yönünden irtibatı olduÄŸu gibi gelecek sûrenin baÅŸ tarafıyla da münasebetinin olduÄŸu anlaşılmaktadır. Sonraki sûreyle münasebeti ÅŸu ÅŸekilde kurulabilir. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, Allah'ı tesbih eder. Sen, onlara nazaran küçücük bir grup demek olan kâfirlere bakma da, bütün kâinat ile beraber Rabbini tesbih et ve O'nu, en yüce ismiyle noksan sıfatlardan tenzih et.
